Peter Stamm – Yedi Yıl

Merhaba,

Bu yayınımda sizlerle Dünya Edebiyatı okumalarımda İsviçre’den bir yazar; Peter Stamm, ve eseri; Yedi Yıl, hakkında konuşmak istiyorum. Bir arkadaşımın doğum günümde hediye etmesiyle elime geçen bu eser sayesinde İsviçre Edebiyatı ve bu edebiyatın en etkili isimlerinden biri olduğunu öğrendiğim Peter Stamm ile tanışma şansı elde ettim. Almanca’dan Regaip Minareci’nin çevirisiyle dilimize kazandırılan eser 2018 yılında Nebula Kitap tarafından basılmış.

Peter Stamm Yedi Yıl isimli eserinde mimar Alex’in sıradan hayatından bir kesit bizlere sunuyor. Sıradanlığı sıkıcılığı kesinlikle akla getirmesin. Bundan kastım Alex’in hayatının hepimiz gibi oluşu. Hepimizin yaşayabileceği kararsızlıklar, düşünce buhranları ve kitabın da konusunda yoğunlaştığı ikilemde kalma problemleri. Ne olağan süreçteki hayatına ne de neden özlem duyduğunu bile adlandıramadığı diğer hayatına geçebilen, bu iki hayat arasında sıkışıp kalan bir ruhun öyküsü. Çok yabancı gelmemiştir sanırım pek çoğumuza. Çünkü hepimiz zaman zaman da olsa bu ikilemi öyle yoğun yaşıyoruz ki. Kitapta bu konu belki adamın iki farklı kadın ile ilişkisi üzerinden verilmiş ancak bizler de gerek iş, gerek eğitim, gerek seyahat her konuda bu ikileme düşebiliyor ve seçtiğimiz yöne giderken bile arkaya şöyle bir bakıp ismi “acaba..” olan tilkileri kafamızda dolandırmaya başlıyoruz. Bu açıdan kitap bana yabancı gelmedi. Hatta yazarın anlatımını oldukça samimi buldum.

Geri dönme hakkın olmadan, sürekli aynı yönde yürümek zorunda kalmak nasıl bir duygudur, bilir misin? s.216

Kitabın ikinci dikkat çekici yanı ise yazarın seçtiği karakterleri betimlemesi oldu benim için. Üniversite öğrenciliklerinden orta yaşlarına kadar bir şekilde takip ettiğimiz ana ve yan karakterlerin yaşlarına, çevrelerine göre nasıl değiştiklerini ve neleri arzu ederken kendilerini nerelerde buldukları ile ilgili güzel anekdotlar vardı. Özellikle Almanya’daki üniversite gençliğinin dertsiz tasasız halleri ile Polonya’dan büyük zorluklarla bu ülkeye gelerek burada yaşam mücadelesi veren aynı yaştaki gencin yaşadıkları ve kurduğu düzen kitabın arka planını oldukça derinleştiriyordu. Bir anlamda sorumluluk ve sorumluluktan kaçış sürecinin de nasıl geliştiği okuyucunun gözleri önüne seriliyordu. Karakterleri bu açıdan gözümde ve zihnimde canlandırmakta zorluk çekmedim.

Böylesine insanî duyguları oldukça samimi bir biçimde kaleme alan yazarı da oldukça merak ettim pek tabii. 1963’te doğan ve Zürih’e 60 kilometre uzaklıktaki Weinfelden’de büyüyen yazar ebeveynlerinin izinden giderek muhasebecilik yaparak hayatını kazanırken daha yaratıcı bir şey yapmak istediğini fark ediyor. Tekrar okula dönerek edebiyat ve psikoloji alanlarında dersler alarak kendisini keyif aldığı şeye adıyor. Kendisi röportajlarında kitapların bir eğlence aracı değil, “dünyayı anlamanın bir yolu” olduğunu söylüyor. 2019 yılında Ankara, Bodrum ve İstanbul’da okuyucuları ile kitapları üzerine konuşmalar yaptığı etkinlikler için Türkiye’ye de gelmiş.

credit: © Gaby Gerster

Kitapları pek çok dile çevrilen yazarın Türkçe’ye aktarılan kitaplarını da bulabildiğim bilgilerden düzenlediğim yayın sırasına göre buraya sonraki okumalarım için rehber niteliğinde yazıyorum.

  • Böylesi Bir Günde (An einem Tag wie diesem) 2009 / İthaki Yayınları
  • Uçuyoruz (Wir Fliegen) 2010 / İthaki Yayınları
  • Yedi Yıl (Sieben Jahre) 2020 / Nebula Kitap
  • Uzağın Ötesinde (Weit über das Land) 2019 / Nebula Kitap
  • Bugün Burada Yarın Orada (Warum Wir vor der Stadt Wohnen) 2019 / Desen Yayınları
  • Dünyanın Sakin Kayıtsızlığı (Die sanfte Gleichgültigkeit der Welt) 2021 / Nebula Kitap

Sizler de Peter Stamm okumaları yapıyorsanız yorumlarınızı okumak bizleri mutlu eder. Bir sonraki Dünya Edebiyatı köşemizde görüşmek üzere,

Hoşçakalın!

Can Kısa Modernler Serisi: Mihail Bulgakov – Morfin

Can Kısa Modernler serisinde bu kez Rus edebiyatı var gündemimizde. Bulgakov, Sovyet döneminde aldığı tıp eğitimi ve savaş sonrası morfine bağımlılığını başka bir karakterin ağzından öyküleştirdiği Morfin’de hayatının çok kısa bir dönemini içeren yarı otobiyografik bir eser ortaya koyuyor okuyucunun önüne.

Öyküde taşrada, Gorelovo beldesinde, tek başına doktorluk yapmak zorunda kalan ve bu süreçte gelen her hastanın bambaşka bir rahatsızlığını gece gündüz demeden geçirmeye çalışan bir adamın, Dr. Bomgard’ın, sevincini okuyarak başlıyoruz. Artık kahramanımız onun ruhunu sıkan ve kendisine ızdırap veren ortamdan şehre, büyük bir hastaneye tayin oluyor. Hastanede kendi uzmanlık alanları doğrultusunda farklı bölümlerden sorumlu doktorlar olduğu için bundan böyle hayatının en zor kısmını atlatarak rahat bir nefes alabileceği, belki de yeni bir dünya kurabileceği sevincini bizlerle paylaşıyor.

İlk kez, sorumluluğunun bir takım sınırları olan bir insan gibi hissetmiştim. s.11

Sadece romanının bu giriş kısmı bile okuyucuyu kendi omuzlarına bindirdiği sorumlulukları ve bunların ağırlıklarını düşünmeye itici bir güçte. İşteki sorumluluklar, evdeki sorumluluklar, kendi kendimize yaşamımızı “daha iyi”, “daha sağlıklı”, “daha mutlu” hale getirmek için yüklendiğimiz sorumluklar. Acaba bunların hepsinin altından kalkmakta ne kadar başarılı oluyoruz? Kesinlikle hepimiz zaman zaman bu sorumlukların altında ezilir gibi hissediyoruz. Ama zaman geliyor bizi heyecanlandıran bir olay, durum karşısında yeni sorumluluklar almak için de en önde gönüllü oluveriyoruz. Bu çelişki içerisinde Dr. Bomgard’ın hayatının nasıl şekilleneceğine dair merakla okumaya devam ediyoruz.

Dr. Bomgard yeni hastanesinde sadece çocuk hastalıkları bölümüne odaklanarak üzerindeki yükü hafifletmesine rağmen taşradaki huzursuz, uykusuz ve stresli günlerinin etkisini üzerinden zor atıyor. Orada yaptıklarını, aldığı kararları tekrar tekrar düşünerek bunları sorguluyor. Bu şekilde 3 ay geçmişken kendisine eski bir okul arkadaşından gelen mektupla sarsılıyor. Onun yerine Gorelovo beldesine atanan meslektaşından gelen, çok ağır ve kötü bir şekilde hasta olduğunu ve kendisinin yardımına ihtiyacı olduğunu haber veren bir mektup. Başkahramanımız hemen harekete geçmek istese de ulaşım ve imkansızlıklar dolayısıyla 1 gün gecikmeli olarak yola çıkmaya hazırlanırken ve içi içini yerken gece yarısı mektubun sahibi Dr. Polyakov’un intihar ettikten sonra hastaneye getirilmesiyle odasından fırlayarak çıkıyor. Müdahalelere rağmen kurtarılamayan Dr. Polyakov onu intiharın eşiğine kadar getiren günlerini kaleme aldığı, yazıp yazıp sildiği, bazen üzerinde karalamalar yaptığı günlüğünü Dr. Bomgard’a bırakıyor. İşte uzun öykümüz bundan sonra Dr. Bomgard’la birlikte bu günlüğü okuyarak devam ediyor.

52 sayfadan oluşan ve Ergin Altay’ın Rusça’dan çevirisiyle yayınlanan Bulgakov’un bu uzun öyküsü okurunu çarpan ve düşündüren detayları ile kısa ama dolu dolu bir okuma sunuyor.

Bu uzun öykü aynı isimle 2008 yılında sinemaya da aktarılıyor. IMDB puanı hayli yüksek olan (7.2) film hafta sonu izlenecekler arasında!

Wilhelm Genazino – Elden Düşme Dünya

Merhaba,

Bu haftaki dünya edebiyatı yayınımda tekrar Alman edebiyatına dönüş yaptım. Geçtiğimiz aylarda okuduğum Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk kitabıyla tanıştığım ve anlatım tarzından çok keyif aldığım Wilhelm Genazino ile Şubat ayının ikinci haftası tekrar buluştum. Jaguar Kitap tarafından yayınlanan ve orijinal dili Almanca’dan Türkçe’ye Tevfik Turan tarafından çevrilen Elden Düşme Dünya, yayınlandığı tarih olan 2011’den tam 9 sene sonra Türkçe’ye kazandırılmış.

Wilhelm Genazino’nun anlatım dili verdiği leziz okuma hazzı her kitabında başka bir konuyu ele alırken koruduğu bir özellik. Elden Düşme Dünya ismiyle dilimize çevrilen eserinde de aynı lezzeti alıyoruz. Baş karakterin kendi iç çatışmalarını yaşadığı bir dönemde birlikte çalıştığı mimar arkadaşının ölümü ile kendisini ve yaşamını sorgulayışı söz konusu. Tam bir melankoli. Ancak bu melankolinin içerisinde günlük hayattan gözümüze çarpan ama şöyle bir bakıp geçtiğimiz her şeye bir vurgu var. Karakterlerin gözünden çevreyi gözlemleme Genazino’nun en sevdiği anlatım. Böyle basit konulardaki detaylar zaten karakterimizi tanımamızı sağlıyor. Hepimizin içimizden geçirdiğimiz detayları onun zihninde yankılanan sesten duyumsamak bizi bize anlatıyor bir açıdan.

Ama insandık ve bütün çıplaklığımıza rağmen alışkanlıklarımızla örtünüyorduk.

Kendisi de mimar olan baş karakterin hayatında üç kadın var; boşandığı eşi Thea, sevgilisi Maria ve ölen mimar arkadaşının eşi Karin. Hepsiyle iletişimi farklı ve mesafeli. Kendisini hiçbir zaman tam olarak anlatmıyor, hep bir yerlerden, birilerinden ruhsal olarak kaçış içerisinde. Bağlanma konusundaki en önemli veriyi de romanın ilerleyen kısımlarında iş ve özel hayatına dair ifadelerinden öğreniyoruz.

Genazino’nun Elden Düşme Dünya romanındaki baş karakter bana biraz da Fernando Pessoa’nın Huzursuzluğun Kitabı’ndaki halini anımsattı. Melankoli ve hüzün, kendi doğrularıyla kurulan bir hayatın içerisinde işten yakınmalar, ikili ilişkilerdeki farklılıklar konularında benzer bir ruh hali olduğunu hissettim.

Okuması oldukça keyifli olan 144 sayfadan oluşan Elden Düşme Dünya’yı hayatı biraz başkalarının gözünden görmek isteyen, iç sesiyle sık sık baş başa kalan, sonradan bir kıyafet gibi insanların üzerine yüklenilmeye çalışılan sorumluluklardan kaçmak isteyen herkese öneririm.